Cik cik cik, Ramazanlar
- Hayalet Sibel
- 20 Şub
- 2 dakikada okunur
Haziran ayı. Okulların kapanmasına son bir hafta. “Taam artık, önlük giymeyin. Üstünüze beyaz bir lakos, alta da ne giyerseniz giyin.” ayı. Finalde karne günü, bu sefer hiç karışmaca yok. Kıyafet algoritmasıyla oynanan çocukların aklı karman çorman: elbisesiydi, kazağıydı, kendini bırakan muz çorabıydı, cırt cırtlı ışıklı ayakkabısıydı ve hepsinin üstüne çöken haziran sıcağıydı. Hepsi canını mahalleye zor attı; nihayetinde tişört-şort ve ayak parmaklarının fırladığı terlikler ya da inatla kramponlarını giyen oğlanlar… Hepsinin hayali topçu olmak, iki ağaç arasındaki mesafe kale. Nadiren birine gıcık olacakları tutar, onu da toplarıyla oynatmazlar. Oynattırmadıkları son yirmi beş dakika içerisinde oynatılmayan çocuğun annesi, barış konuşması yapmak üzere çocukların arasına katılır ve bir kere yapılan bu konuşma, oynatılmayan çocuğun asla bir daha “oynatılmayacak çocuk” sınıfına girmeyeceğinin nişanesidir. Bu bir mahalle yasasıdır. Çocukların kimyaları tutarsa, gözle görülmeyen bu yasa diğerleri gibi iyice işler.
Pencereden birileri çıkıp “Çabuk eve gel!” çanları çaldığında oyuncular oyunu bir bir terk eder. İftar saatinin yaklaştığı bellidir. Derin bir sessizlik; sadece sofradan çıkabilecek kendi çapında metal sesleri… Sona kalan birkaç çocuk, ezan okuma ya da “top patladı” şakası yapma görevinin onlara tahsis edildiğini sezer. Bu, iftardan önceki son eğlenceleridir. Kimsenin kanmayacağını ve gülmeyeceğini onlar da bilir; fakat şaka yapmak için gerekli malzemeler bunlar değildir.
Ezan okunur; sonsuz gürültüdeki tabak çatal sesleri, bir tanecik deliği bile es geçmeyecek şekilde doldurur, başta benim kulağımdakiler olmak üzere. Bana iki tane kulağın fazla olduğunu hissettiren anlarda altı saniyelik bir dünya nefreti kaplar içimi. Yeşil bir binanın beyaz demirden bahçe kapısına tüm ağırlığımı vererek asılır; “Zaten çoktan gittin buralardan, bu dünyadan. Beğenmiyorsan süzülme oraya buraya.” teskinini kendi kendime veririm. Kendi kendine verilen teskinle harmanlanmış, yağlanmamış kapı gıcırtısının çözemeyeceği ruh hâli yoktur. Formülün işlemesi için iki elementin birbiriyle hiçbir alakası olmaması ve son derece kişisel olması yeterlidir.
Yemekten sonra çıkabilenler sokağa dökülür, çıkmayanlarsa çıkmanın yolunu arar. Bunlar genellikle ailelerin çok önemsediği ya da hiç önemsemediği kız çocuklarıdır. Hava kararmıştır ve dışarıda işleri yoktur. Aralarından bazıları, ailelerinin izlediği saçma sapan dizilere ve çay kahve seansına şahit olmamak için dairenin, apartmanın hatta ve hatta mahallenin krokisini ezbere bilir. Öyle azimlidirler ki hangi bahanenin onları dışarı çıkaracağını bilirler. Tüm bunların yanında örgütlenmenin gerekliliğini bilenler, birini aşağı çağırırken koro hâlinde “cik cik cik” ya da gerektiğinde “hav hav hav” yansımalarının kullanılması gerektiğini diğerlerine öğütlemiştir. Eğer dışarı çağrılan kişinin ismi bağrılırsa ailesi bunu işitir ve sunulan tüm bahanelerin ardı arkasını öğrenirdi; ama bir avuç çocuğun cik ciğinden ve ardından gelen “Ben şu çöpü bir atayım da geleyim.”den ne çıkarabilirlerdi ki?
Bu plan işler. Peki, mütevazı olayım onlar adına: Bu planın işlediği zamanlar, çöp atıp gelme süresinin otuz üç katı kadar süren akşam saklambacıyla sonuçlanır (5 dakika × 33 = 165 / 60 = 2,75 saat). Diyelim ki işlemedi; o hâlde ne zaman güneş çıkar, o zaman kızlar da çıkar. Kızlar çıkar da bu sefer de akşam saklambacı kaçarrrrr...






Yorumlar